“500 bine ne var?” böl.1

“Abi bu paraya ne var?”, “250 bine ne olur abi?” gibi, çoğumuzun elindeki bozuklukları bakkalın masasına vurarak sarf ettiği cümleler çocukların tüketime doğuştan ne kadar eğilimli olduğunu kanıtlar nitelikte. Elindeki parayı son kuruşuna kadar harcamak isteyen çocukların bu taviz vermez duruşu elbette ki pazarlamacıların iştahını kabartacaktı.

Pislik, başka bir şey değil.

Kapitalizmin tartışmasız zaferi etkisini her yerde göstermeye başlamış, para kazanmanın her yolu mübah olmuş, çocuklar da bundan nasibini almıştı ve bakkallarımız bu tecrübesiz kitlenin aklını çelecek renkli renkli, çoğunlukla manasız, yepisyeni ürünlerle dolmuştu.

Örneğin düdüklü şeker. Küçük bir modifikasyon ve üretim maliyetindeki ufacık bir artışla sıradan bir ürünün nasıl baştan yaratılacağının en büyük kanıtı. Ayrıca değişen tüketim alışkanlıklarının da. Eğer piyasada ses çıkartabilen bir lolipop olsaydı, gidip ses çıkartmayanını alır mıydınız? Tabii ki hayır. Lolipopumuzun ses çıkartması elzem bir ihtiyacımız mıydı? Tabii ki hayır. Peki bunu sorgulayacak mıydık? Tabii ki hayır.

Düdüklü şekerimizle artık daha havalıydık, daha eğlenceliydik. En tepesinden üfleyerek öttürdüğümüz bu son derece kötü ve verimsiz düdük imitasyonu, şekeri tükettikçe formunu kaybediyor ve verimi daha da düşüyordu. Bu yüzden önce çubuğun altındaki hareket ettirilebilen ince bölümü aşağı yukarı çekerek notaları değiştirip düdüğü gönlümüzce öttürüyor, bundan sıkılınca da şekerimizi yiyorduk. Ancak şeker faslına geçene kadar öttürülen düdük, etrafa tükürük saçılmasına yol açıyor, düdüğün ötmesini sağlayan o ufak delikten kabarcık kabarcık tükürükler çıkabiliyordu. Bu da almanız gereken ufak bir riskti.

Yumiyum'u kim sevmez?

Dönemin bir başka popüler şekeri ise ince, uzun, sert fakat elastik formuyla ‘meyve özlü’ Yumiyum’du. Kiraz ve portakal aromalı çeşitleriyle gönüllerde taht kuran Yumiyum bir tarafından açılır, ambalaj kağıdı sıyrılarak soyulur, kah eme eme, kah çat diye ısırılarak, kah sakız gibi uzata uzata yenirdi. Kimileri ise Yumiyum’u tamamen soyduktan sonra, yanaklardan çıkıntı yapacak şekilde enlemesine ağzına yerleştirir, öyle dolaşıp eğlenirdi. Kantinde, bakkalda kasanın yanında duran Yumiyum çok tehlikeli bir akıl çeliciydi, adeta para üstünün ikamesiydi.

Yumiyum iyiydi, hoştu, ancak patlayan şekerin yanında kaybetmeye mahkumdu. Yumiyum pop müzik ise, patlayan şeker punk’tı.

Patlamayan şekerler çok sıkıcıydı.

Küçük ufalanmış taş parcacıkları formundaki patlayan şeker, kesekağıdından hallice ufak, yassı bir pakette satılırdı. Tepesi yırtılarak açılan paket azar azar ağza veya avuca dökülür, tükürükle temas eden bu şeker kim bilir hangi reaksiyona girerek ufak patlamalar oluştururdu. Can acıtmaz, zarar vermez, sadece ses çıkarır ve hareketleri dilde hissedilirdi. Genellikle şeker kütlesi dilin ucunda tutulur, ağız açılarak dil dışarı çıkarılır, patlama seslerinin keyfine varılır veya arkadaşlara dinletilirdi. Sadece patladığı için yenmezdi bu patlayan şeker, tadı da güzeldi açıkçası. Miktarı az olduğu için de kıymetliydi, hep patlama sürecini uzatmak için azar azar, tadı çıkarıla çıkarıla tüketilirdi. Ancak bazı çılgınlar bütün paketi tek seferde ağzına atar, bütün zevki kısa bir anda elde etmeyi tercih ederdi, üstelik arkadaşlarından daha fazla ses çıkarırlardı.

Emsalsiz lezzetiyle Turbo sakız.

Bir de ‘içinden bir şey çıkan’ sakızlar vardı: Turbo, Şıpsevdi, Tipitip ve daha niceleri… Çoğunu bugün de bulabileceğiniz bu sakızlar 90’larda da piyasanın vazgeçilmezlerindendi. Turbo sakızın kavun temelli mükemmel lezzeti, sakızı çevreleyen rüya otomobil fotoğraflarıyla birleşince çoğu erkek çocuğu kendini kaybediyordu. Üstelik araba fotoğraflarının sol alt tarafına yerleştirilen numaralar yüzünden her genç bir seri yapma aşkına kapılıyordu. Numaralar 100’ü rahatça geçtiği için de seriyi tamamlamak zorlaşıyor, çocuklar sakızı artık sadece çiğnemek için almıyor, 5 dakikada 5 sakız tüketiyor, aynı anda 3 sakız çiğniyordu. Turbo sakız müthiş bir popülerliğe ulaşmıştı, çoğu çocuk ileride bu kokuyu duyduğunda “Turbo sakız gibi koktu” diye tanımlayacaktı.

Bazı tanımlar oldukça başarılıydı.

Bir de hedef kitlesi tam net olmayan Şıpsevdi adlı sakız vardı. Bu sakız tüketiciye aşkın bin bir farklı tanımıyla geliyordu, fakat hedef kitle çocuklar ise niçin derin aşk tanımları vardı? Turbo sakızın aksine çoğu çocuk sakızdan çıkan bu tanımları saklamıyor, şöyle bir okuyup atıyordu. Aşk tanımları rüya otomobiller gibi bir fenomene dönüşmemişti. Fakat eğer hedef kitle yetişkinler ise ürün niçin sakızdı? Yetişkinler ne kadar sakız çiğnerdi? Sakızları çocuklara satmak gerekmez miydi? Hedefi ister çocukları aşka, ister yetişkinleri sakıza alıştırmak olsun, Şıpsevdi bakkallarımızdaki yerini aldı.

İçinden hiçbir şey çıkmayan, ama rekabette diğerlerinden geri kalmayan bir sakızımız daha vardı: Sulugöz. Piyasaya diğerlerinden daha geç sürülen Sulugöz, İddia ettiği gibi ağlamamıza yol açmıyordu elbet. Keskin ekşi tadı zamanla tatlıya dönüyordu, gıcırdayan dişlerimizle biz de bunu çiğniyorduk. Yeşil pakedin içindeki beyaz, inci gibi görünen bu sıradışı sakız çoğumuz için mutluluk demekti; ekşi Sulugöz’ün hatrı sayılır bir hayran kitlesi vardı.

This entry was posted in Gündelik Hayat. Bookmark the permalink.

16 Responses to “500 bine ne var?” böl.1

  1. Pingback: Taso | 90'lar Müzesi

  2. Pingback: Işıklı Ayakkabı | 90'lar Müzesi

  3. Pingback: Majorette & Matchbox | 90'lar Müzesi

  4. Pingback: Karton Maketler | 90'lar Müzesi

  5. Pingback: “500 bine ne var?” böl.2 | 90'lar Müzesi

  6. koridot says:

    çok sevimli bir yazı olmuş,çok güldüm,ama gözlerim cinoyu ve de adını hatırlamadığım aynı şeffaf poşetteki muhteşem üç farklı renkli ufak sakızları(hani poşetin ucunu hafifçe ısırarak üçünü birden ağzımıza attığımız,o canım tadı kaybolmasın diye tam doruğundayken yuttuğumuz:)aramadı değil gözlerim..

  7. Hauru says:

    Sevgili Koridot, 3 renkli 4 sakızdan oluşan ürünün adı TAXI’ydi. Sarısı limonlu, pembe ve mavisi de ne olduğu belli olmayan güzel bir aromalıydı. Sarı acı olduğu için mavi ve pembe en popülerleriydi. Pakette 3 renkli 4 sakız değişik renk – adet kombinasyonları olurdu vesakız alınırken içinde minimumda sarı olmasına dikkat edilirdi.

  8. koridot says:

    hayır benim söylediğim üçlü sakız üç tane ufak toptan oluşuyordu,çok bariz bir meyve tadı yoktu arı maya silginin kokusunun tada dönüşmüş hali gibiydi:)ama sizin bahsettiğinin sakız da lezzetliydi hatırladım şimdi.

  9. Hauru136 says:

    Evet hatırladım. TAXI sakız 4 tane kare sakızdan oluşurken, sizin dediğiniz aynı renk ve aromadaki 3 toptan oluşurdu. Adı daaa CİCOZ’du. Onun da sarısı en kötüsüydü.

  10. Sulugöz candır,kantinde para üstü istememe sebebimizdi.Bir de Cicoz,annem illa paylaştırırdı ben hepsini çiğnemek isterdim -.-

  11. ah o eski sulu gözler ah şimdikiler o kadar ekşi değil ya, ya bi de dandy diye bi sakız vardı hatırlar mısınız?

  12. KomaNchi says:

    Minti’yi ve Kola’yı da unutmamak gerek 😉

  13. Pingback: "500 bine ne var?" böl.2 | 90'lar Müzesi

  14. veysel gzn says:

    90’lar zor yıllardı. Kötü mü? Aksine çok eğlenceliydi.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s