Alf

Yıl 1986. Yer Los Angeles. Tanner ailesinin babası Willy Yugoslavya‘daki bir arkadaşına telefon açmak için garajında bulunan (artık nasıl bir garajsa) özel telefona gider. Willy Belgrad’a ulaşmaya çalışırken gündelik hayatın tatlı telaşına kapılmış aile fertleri bir bir garaja dalar. Ve ne olduysa o anda olur… 

Alf'in dünya ile ilk buluştuğu an.

Tuhaf garajdaki tuhaf aletlerden biri kızıl ötesi bir uyarı ile bir cisme kitlenir. Akabinde elektrikler kesilir, yer sarsılmaya başlar, garaja panik havası dolar. Biz ne olup bittiğini anlayamadan etraf aydınlanır, artık çatıda bir delik, deliğin içinde de bir uzay gemisi vardır. Uzay gemisinin bize bakan yarım küre şeklindeki penceresinin içinde de bayılıp cama yapışmış Alf…

Böylece dünyanın ilk ve tek bilim kurgu sitkom’u başlar…

İsmini ‘Alien Life Form’un (uzaylı yaşam formu) kısaltmasından alan Alf’in sempatik görüntüsü ve sahip olduğu şeytan tüyü etkisini hemen göstermeye başlar. Tanner ailesi Alf’ten korkmaz, hemen koşup onu kurtarır ve salonlarına getirirler; çocuklar ise, sokakta kedi yavrusu bulmuş misali, anne-babalarına Alf’in kendileri ile kalması için baskı yapmaya başlarlar.

Anne Kate’in tavrı kesindir: “Hayır kalamaz. Hiç birimizin odasında kalamaz. Hatta bu evde bile kalamaz.” Ancak en başta Alf’in bir gün kendileriyle kalmasına izin veren Kate bu sözlerini çok fena yiyecektir…

"Kedi canını senin..."

Gel zaman git zaman Tanner ailesi, gezegeni Melmak patladığı için gidecek yeri olmadığını söyleyen Alf’i bağrına basar ve onu koruyup kollamaya başlar. Bunun karşılığında ise Alf’ten tek bir şey beklemektedirler: evin kedisi Şanslı’yı yememesi. Bu da sandığınız kadar kolay değildir açıkçası; kediler Alf’in en sevdiği yemektir. Tanner ailesine olan hürmetinden dolayı Şanslı’yı yememeye çalışan Alf’in içgüdüleri onu oldukça zorlar, bunun sonucunda da Şanslı 4 sezon boyunca defalarca ölümden döner. Örneğin bir bölümde aile kısa bir süreliğine evden uzaklaşır ve Alf en sonunda Şanslı ile evde yalnız kalır. Tanner’lar hatalarını fark edip aceleyle eve dönerler ve Alf’i salonda bulurlar. Alf henüz hiçbir şey sorulmadan onlara bakar ve heyecan yaptığından olsa gerek ağzından “Kedi mi? Ne kedisi?” sözleri dökülür.

Gerçekten de Alf ile yaşamak pek kadar kolay değildir. Uzaylı olduğundan olsa gerek, dünyanın adetlerine yabancı olan ve ne yapacağı asla belli olmayan Alf’e sürekli birinin göz kulak olması gerekir.

Alf gerçek bir 'bon vivant' idi.

Sürekli bir şeyleri kırıp döken, eşyaya keyfi zararlar veren Alf üstüne bir de oldukça pişkin ve bencildi (örneğin banyoda her şeyi kırıp döktükten sonra çıkar gider, söylediği tek şey “Banyoya çıplak ayakla girmeyin” olurdu), ancak domuz burnundan mı, kömür karası boncuk gözlerinden mi, kafasından büyük ayaklarından mı yoksa sürekli yana yatan saçlarından mıdır bilinmez, kimse sevimlilik abidesi Alf’e asla uzun süre kızgın kalamaz, bu keyfine düşkün tembel uzaylıyı hemen affederdi. Alf saçma sapan bir şey yapar, bunu daha da saçma bir şekilde savunur, parmaklarını sırayla sehpaya vururdu ve kimse cevap veremezdi… Biraz da anlıyorlardı aslında Alf’i, çünkü başka bir gezegenden gelmek başka bir ülkeden gelmeye benzemiyordu. Melmak’ta piyanoların kırmızı tuşları vardı, kediler beslenmez yenirdi, insanlar – daha doğrusu uzaylılar ilk çocukları doğmadan evlenemezdi, tarih kitabı yakmanın uğursuzluk getirdiğini ise herkes bilirdi… Zaten Alf de sıla hasretiyle kavruluyordu bazen, nasıl kavrulmasındı…

Dört insan ve bir uzaylıdan oluşan Tanner ailesi.

Alf’in dünyada Tanner’larla geçirdiği uzun yıllar boyunca başına gelmeyen kalmamıştı. Güvenilmeyen misafirlerden saklanmış, borsa müptelası olmuş, parklarda avlanmış, Elvis Presley ile komşu olduğuna inanmış, komşuların evinin polis tarafından kuşatılmasına yol açmış, evsizlerle arkadaş olmuş, uzun lafın kısası maceradan maceraya koşmuştu. Tartışmasız bir şekilde ailenin bir bireyi haline gelen Alf, son bölümde ise dünyamızı terk etmişti…

Ülkemize de uğrayan Alf, önce “Uzaylı mı?” diye şüpheyle karşılansa da daha sonra burada da çok sevilmiş, oturma odalarını şenlendirmiş, bizleri güldürmüştü. Bunda en büyük pay ise belki de Alf’in Müşfik Kenter tarafından mükemmel bir biçimde seslendirilmesiydi.

Alf dünyayı terk edeli 21 yıl olmuş. Biz de bu sorumsuz, bencil ve sevimli uzaylıyı Tanner’lar kadar özlediğimiz için Alf’in onlara söylediği şu cümleyi üzerimize alınabiliriz aslında:

“Korkarım beni sonsuza dek sevmekten başka şansınız yok.”

Özlüyoruz...

This entry was posted in Televizyon and tagged , . Bookmark the permalink.

2 Responses to Alf

  1. tugbatekeli says:

    Ahhh Alf. Nasıl da severdim o zamanlar onu. Ama 30 yaşına geldim hala Alf’e bayılırım. Çocukken bizim eve de Alf gelsin diye gece dualar ederdim. Şimdi bir kedim var ve yine hep alf geliyor aklıma. Bazen dizinin bölümlerini izleyip kocaman gülümsüyorum. Keşke yeniden oynasa diyorum ne güzel olurdu. Ama şimdilerde çocuklar çok başka sanırım alf onlara saçma gelirdi. Benim içinse hala sihirli bir şey:) Hala daha geceleri hayatımda sihirli bir şeyler olsa diye içimden geçiriyorum. Belki de içten içe alf’İ bekliyorumdur kimbilir:):) Ona sarılıp yatmayı ne çok isterdim yumuş yumuş..Bu yazı eski günlere götürdü beni ve mutlu etti çok teşekkürler paylaşım için. Bundan sonra takibe devam. Ellerinize sağlık harika bir sayfa olmuş..

  2. metin says:

    Alf’i ben de özledim. Bu uzaylı bilim kurgu dizilerini hep tutmuşumdur.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s